Gün ışığı 36 Takipçi | 0 Takip

MEHMET ÂKİF ERSOY’UN ÇOCUKLUK YILLARI

2008-04-02 15:15:00

MEHMET ÂKİF ERSOY’UN ÇOCUKLUK YILLARI

Türk şiirinin yüz akı isimlerinden olan Mehmet Âkif Ersoy 1873 yılında İstanbul’da doğdu,

27 Aralık 1936 tarihinde de bu şehirde son zamanlarını geçirdiği İstiklal Caddesi’ndeki Mısır

Apartmanı’nda vefat etti.

Mehmet Âkif, Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Tahir Efendi’nin oğludur. Babası

henüz çocukken hayatını ilme adamıştı. Hiçbir yardım görmeden Arnavutluk’un İpek kasabası,

Susişa köyünden kalkar ve İstanbul’a gelir. Çalışkanlığı, azmi ve yüksek irade gücüyle Fatih

Medresesi müderrisliğine1 kadar yükselir. Bütün yoksulluk ve mahrumiyetlere rağmen temizliği

ile dikkat çekmiş ve “Temiz Tahir Efendi” diye yâd edilmiştir. Son derece sağlam bir inanca

sahip Müslüman bir kişilik sahibidir. Âkif’in annesi de iyi bir şekilde yetişmiş, anlayışlı, sağlam

karakterli bir kadındı. İyilik etmekten hoşlanan, hisli bir Anadolu insanıydı. “Âkif’in hayatında

annesinin müstesna bir yeri olduğuna” dikkat çeken Lütfü fiehsuvaroğlu’na göre duyarlı bir

kadın olan Emine fierife Hanım Küfe şiirini okuduktan sonra şöyle der: “İncesini ipe, kalınını

sapa dizmişsin.”

fiehsuvaroğlu, Âkif’in annesi Emine fierife Hanım hakkında kısa ve öz bilgiler verir:

“İleri görüşlü, hoş görülü, kültürlü Müslüman bir Türk kadını olan Emine fierife Hanım,

yardım ve iyilik yapmaktan hoşlanırdı. Kendini iyi yetiştirmişti. Derin bir tevekkül sahibi idi.

İpekli Tahir Efendi ile evlendikten sonra kızını da kaybeden Emine fierife Hanım için Âkif’in

dünyaya gelişi bir teselli kaynağı olur. Üç çocuğunu ve iki kocasını toprağa veren Emine fierife

Hanım, Mehmet Âkif’le hayata bağlanmış, tevekkülle zorlukları yenmesini bilmiş ve doksan

yaşına kadar yaşamıştır.”2

Fatih’te Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelen Âkif, Emir Buharî Mahalle Mektebi’nde ilk

öğrenimini tamamlayıp Fatih Rüştiyesi’ni ve Mekteb-i Mülkiye’yi bitirdi. Arapça ve Farsça

öğrendi. Mülkiye’nin yüksek kısmına geçtiği yıl babası öldü, evleri yandı. Bunun üzerine Halkalı

Baytar Mektebi’ne girdi ve bu okuldan birincilikle 1893’te mezun oldu. Tarım Bakanlığı’na bağlı

olarak Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da çalıştı. 1908 yılından sonra Sırat-ı

Müstakim ve Sebilürreşat mecmualarında şiir ve yazıları yayınlandı.

Balkan Harbi sebebiyle Darülfünûn’daki genel edebiyat profesörlüğü görevinden 1913’te

istifa etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce 1913’te Mısır ve Hicaz’a gitti. İzmir’in 1919’da

işgalinden sonra Batı Anadolu’da başlayan Millî Mücadele’ye destek vermek için Balıkesir’e

geçti ve verdiği vaazlarla halkın mücadele azmini güçlendirdi. Mayıs 1920 tarihinde Burdur

Milletvekili seçildi. Kastamonu Nasrullah Camii’nde heyecanlı bir vaaz vererek Sevr Antlaşması

ve Millî Mücadele hakkında halkı aydınlattı. Bu vaaz 1921’de basılarak bütün vilayetlere ve

cephelere dağıtıldı. 20 Aralık 1920’de Ankara’ya döndüğünde Taceddin Dergâhı’na yerleşti. Bu

sırada yazdığı şiir TBMM’de üst üste birkaç defa coşkuyla okunarak İstiklal Marşı olarak kabul

edildi. (12 Mart 1921). İstiklal Marşı şairi olarak kendine verilmek istenen parayı maddi sıkıntı

içinde olmasına rağmen kabul etmedi. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Aruz’un

büyük şairi Âkif’in en önemli eseri Safahat’tır (1911).


Page 2

Âkif’in Doğduğu Ev

Babası, Âkif’e “Rağif” ismini verse de bu adın telaffuzu zor olduğu için kullanılmaz ve

herkes ona Âkif diye seslenir. Mithat Cemal Kuntay, şairin doğumu ile ilgili olarak şu bilgiyi

verir:

Mehmet Âkif’in doğduğu ev, Kur’an’la ve namazla doluydu. Zaten dünyaya gelmesine bile

bir din vakası sebeptir: Annesi Emine fierife Hanım’ın Buharalı olan babası, Buhara’dan hacca

giderken Amasya’da ölmüştü. Sonraları Maliye Nâzırı ve Sadrâzam olan fiirvânî Rüştü Efendi,

o tarihte Amasya’da Evkaf Müdürü idi. Âcizi daima himaye eden ve sadâretten atılıp sürgüne

giderken vapurun uğradığı Rodos adasının zindanında Namık Kemal’in yüzünden politika

suçlusu olarak yatan Ebüzziya Tevfik Bey’i, eski sadrazamlığının henüz tamamen bitmeyen

nüfuzunu kullanarak vapura getirten, kendisine para veren ve adanın mutasarrıfı Dilâver

Paşa’dan Ebüzziya’nın himayesini isteyen bu merhametli adam; Emine fierife Hanım’ı da

vaktiyle evine almıştı. İstanbul’a geldiği zaman da konağında biriyle evlendirmişti. Emine fierife

Hanım’ın bir müddet sonra kocası ölüyor ve Tâhir Efendi ile evleniyor.”3

Anne ve Baba Farklı Düşününce

fiairin yetişmesinde elbette anne ve babaların tesiri büyük. Küçük Âkif için çırpınan anne

ve baba onun, en iyi şekilde yetişmesi için âdeta yarışırlar. Âkif’in nerede okuyacağı konusu

Saru Nasuh Mahallesi’ndeki evde tartışılmaya başlar. Annesi, Âkif’in sarıklı olmasını ve

medresede okumasını isterken babası ise onun mektepte yetişmesini arzu etmektedir. Tâhir

Efendi eşini şu sözlerle ikna eder: “Medresede okuyacağı şeyleri oğluma ben öğretirim.”

Fatih’in tanınmış âlimlerinden olan İpekli Hoca Tahir Efendi’nin oğlu olan Mehmet Âkif,

hatıralarında çevrede çok sevilen babası için, “Benim hem babam, hem hocamdır. Ne

biliyorsam kendisinden öğrendim” der. Tahir Efendi, oğluyla yakından alakadar olur. Hem

terbiyesine, hem de derslerine dikkat eder. Onunla âdeta arkadaşlık kurar, birçok konuyu

oğluyla tartışır. Sevgi ve saygı sınırları içinde onunla sağlam bir diyalog kurar. Âkif, Safahat

adlı eserinde babasının, kardeşiyle birlikte kendisini de camiye götürdüğünü anlatır:

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,

Sizinle câmiye gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;

Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,


Page 3

Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,

Ne âşıkâne koşardım hasırlar üstünde! 4

Âkif, camide geçen neşeli zamanlarını anlattıktan sonra namazın ardından fener ışığında

eve dönüşlerini nakleder. Annesinin dinine bağlı olduğunu vurgulayan şairimiz ardından okula

başladığı günleri sevgiyle anar:

“Annem çok ibadet eden dindar bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dine sağlam

bir bağlılıkları vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tatmışlardı. Bilhassa bu hususta evden

dinî telkinler aldım. Annem çok hassas bir kadındı. Babam da öyleydi. fiiir söylemezdi, fakat

mensur şiire âşıktı.

İlk tahsile Fatih civarında Emir Buharî Mahalle Mektebi’nde ve dört yaşında başladım.

Hocamı şahsen hatırlarım; fakat ismini hatırlamıyorum. Burada iki sene kadar bulundum.

Fatih’te muvakkithanenin yanıbaşında iptidaî mektebinde ilk tahsile devam ettim. Bu

mektep, Maârif Nezareti’ne bağlı resmi bir mektepti. Birçok hocaları vardı. Hem bu mektebe

gidiyordum, hem de babam bana yavaş yavaş Arapça okutuyordu. Bu mektebe üç sene devam

ettim.

Rüşdiye mektebim, Fatih’te Otlakçı Yokuşu’nda bulunan Fatih Merkez Rüştiyesi’dir.

Buradaki muallimlerimden hatırladıklarım, baş muallim Hoca Süleyman Efendi, ikinci muallim

Mustafa Efendi, üçüncü muallim Hâfız Osman Efendi. Diğer hocalar seyyar idiler. Bu seyyar

hocaların en mühimi son sınıfta kendisinden Türkçe okuduğum Hoca Kadri Efendi’dir.”5

Âkif, dört yaşında başladığı Emir Buharî Mahalle Mektebi’ne iki yıl kadar devam eder

(1878-1879), sonra Fatih İbtidaî Mektebi’ne girerek burada da üç yıl daha okur (1879-1882).

İlkokulu bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesi’nde6 okuyan Âkif henüz 9-10 yaşlarında iken

babasından Arapça dersleri almaya devam eder. Baba okuldaki müfredata göre ders

vermektedir. Bunu şairimizin kendisinden dinleyelim:

“Rüştiye tahsiline devam ederken babamdan gene Arapça okurdum ve epeyce

ilerletmiştim; seviyem mektep programından çok yüksekti. Babam okuturken, o zamanın

usûlünü ve kitaplarını takip ediyordu.”7 Âkif, Farsça’yı da mükemmel bir şekilde okuyup

öğrenmiştir. Henüz 9-10 yaşlarındayken Fatih Merkez Rüştiyesi’nde bu dili öğrenmiş ve

Sadi’nin Gülistan adlı eserini aynı yıllarda ezberlemiştir. Âkif hatıralarında o günleri şöylece yâd

eder:

“Bundan 25-30 sene evvelki rüştiyelerimiz şimdikilerden pek çok değil, biraz hâllice idi.

Yani o vakitlerde okuturlar fakat öğretmezlerdi şimdi de okutuyorlar fakat öğretmiyorlar. fiu var

ki eskiden daha çok şeyler okuturlar, tâbir-i sahîhiyle daha çok şeyler ezberletirlerdi. Biz de

mektep programındaki kitaplar meyanında Gülistan’ı –5.bab müstesna olmak şartıyla- bab bab

okumuş, ezber etmiş idik. Artık Sadi’nin yaşını başını almış adamlar için yazdığı o muazzam

eserden 8-9 yaşındaki çocukların ne kadar zevk alabileceğini söylemeye hâcet yoktur. Her


Page 4

hikâyeyi okur, evvelâ kırık mânâsını verir, sonra tahlil-i sarfını, nahvisini yapar, daha sonra

mefhûmunu su gibi söylerdik. Lâkin kıssadan hiçbir hisse çıkaramadığımız gibi hiçbir keyif de

duymazdık.”8

Fatih gibi bir semtte doğup büyüyen Âkif, ilim merkezi durumundaki bu bölgede cami

merkezli bir eğitim anlayışının en iyi örnekleriyle beslenir. Fatih, Müslümanlığın çok yaşandığı

ve kendisini gösterdiği, dini bütün insanların yaşadığı bir semttir. Âkif hem ailesinden aldığı

telkinler, hem de yetiştiği bu muhitin tesiriyle çok sağlam bir inançla büyür.

Hocalarını tek tek isimleriyle yâd eden Âkif, ortaokulda okurken babasından aldığı eğitim

sayesinde durumunun iyice düzeldiğini belirterek, “Seviyem, mektep programından çok

yüksekti. Babam, o zamanın usulünü ve kitaplarını takip ediyordu. Mektepte okunan Fârisi ile

iktifa edemezdim. Fatih Camii’nde ikindiden sonra Hâfız Di

43031
0
0
Yorum Yaz